Antep’in doğu tarafında, üç köyün ortasında, değirmen işleten Memik usta henüz 25 yaşındaydı. Yamacında fıstık bahçelerinin bulunduğu babadan kalma değirmenini işletir, geçimini sağlardı. Aşağı köyden sevdalandığı bir de kız vardı ki adı Liva idi. Köyün imamı, peygamber bayrağıdır, dini isimdir diye koymuştu Liva adını ama anası ona Lava diyordu. Lava kız anasından tembihliydi. Evden dışarıda, hele de yabacı bir erkeğin olduğu yerde, başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmazdı.

Değirmenci Memik ise öyle bir sevdaya düşmüştü ki, aşağı köyden gelen buğdaylara bile, sevdiğinin köyünden geliyor diye ayrı bir özen gösteriyordu. Öyle bir güzeldi ki Lava kız, ne zaman anasıyla beraber değirmene buğday getirse, Memik’in eli ayağına dolaşıyor, koca değirmen taşı sanki kafasının üstünde dönüyor, her bir buğday tanesi ayrı bir şekil alıyor, bazıları kavun kadar olup gözlerinde büyüyordu. Lava kızın altın sarısı saçları, kara üzüm habbesi yutsa görünecek beyaz gerdanı, al yanakları, baldudakları, yeşil gözleri aklını alıyor, kokusu değirmeni sarıyor, dönen değirmenin taşından daha hızlı Memik’in başı dönüyordu.

Memik’in hali hal değildi ama Lava kız hiç yüz vermiyordu, oralı olmuyordu, başını kaldırıp bakmıyordu bile. Oysa Memik’in o bakışları değirmen taşını çatlatır cinstendi. Yüreğinin atışları dibekte bulgur döver gibiydi. Ne olurdu bir bakaydı gözlerinin içine Lava kız. Memik’in dili tutuluyor tek kelime edemiyordu ama ah bir duysaydı yüreğinin sesini var ya, ah bir duysaydı…

Ama nafile, bakmıyordu, görmüyordu, anlamıyordu işte…
Lava kız anasıyla salınarak köyüne dönerken, Memik yine eli böğründe, düşmemek için eski kapıya yaslanıp gözden kayboluncaya kadar bakıyor, aşkına bir karşılık, bir ışık bulamadığı için boğazında yumruk kadar bir düğümle kala kalıyordu öylece.

Yine bir gün, değirmen taşı her dönüşte Lava derken, sarı buğdaylar Lava’nın saçları gibi akarken, dökülen bembeyaz un Lava gibi salınarak dökülürken, değirmene aksakallı bir derviş geldi. Memik buyur etti, hürmet etti.

Ayrandır, aştır, sohbettir derken, dervişin gözünden kaçmadı Memik’in hali. İsli çaydanlıkta demlenmiş çaylarını yudumlarken, derviş bir Memik’in yüzüne, bir değirmene, bir de yola dalıp giden gözlerine baktı. Sonra tebessüm ederek;

-Oğul, derdini demeyene derman zor bulunur, sen de hele şu derdini, nedir bu halin?

Memik şaşırmış ve de utanmıştı. O kadar mı belli ediyordu sevdasını ki bu yaşlı emmi farkına varmıştı? Bu nasıl işti? Dert deyince aklına Lava kız geliyor, yüreğinin başına değirmenin taşı gibi çöküyordu Lava kızın sevdası. Şimdi anlatsa mıydı derdini? Bu yaşlı adam nerden bilecekti ki aşkı, sevdayı? Ama yüreğine çöken bu ağırlığı, aklına her gelişte içinde eriyip akanları, esen fırtınayı dışarıya çıkarıp bu yaşlı dervişin avucuna dökse rahatlar mıydı acep? Bu ümitle başladı anlatmaya…

-Yanıyorum emmi, sen bilemen, bir güzel, bir güzel ki Lava kız… Aha saçları var altın gibi, teni var ki aha un gibi ap ak, gözleri var ki yeşilinde kayboluyorum. Geldi mi buraya değirmen bile burcu burcu kokar, sülün gibi süzülür ki yüreğim de ardından yürür. Ammaaa ben derdimi diyemiyorum, oda beni anlamıyor, başını kaldırıp yüzüme bile bakmıyor, ne edeceğimi bilemiyorum.

Derviş sakalını sıvazlayıp, elini Memik’in omzuna atıp şöyle bir silkeledi.
-Derdin buysa kolaydır be oğlu. Ama yol yordam bileceksin, sevdanı anlatmanın kırk türlü yolu vardır, sana düşen yolu da ben diyeyim, var gerisini sen geliştir. İşte o zaman Lava kız anlayacaktır sevdanı, aşkını.

Memik heyecanlanmıştı. Ne diyordu bu yaşlı derviş? Yolu varmış ha? Dervişin eline sarıldı, fal taşı gibi açılmış soran gözlerle bakarken;

-Emmi gözünü sevem de bana, ne yapayım, ne edeyim?

Derviş;

-Hele dur oğul, acele etme, diyeceklerim aceleye gelmez, sabır, sebat, emek gerek.

Memik sabırsızca silkeleyerek dervişin dizini;

-Gözünü sevem söyle emmi. Gayri benim halım hal değil.

Derviş tebessüm etti ve anlatmaya başladı usul usul.

-Bak oğlu, öyle bir şey yapacaksın, Lava kıza vereceksin ki, içine sevdanı da katmayı unutmayacaksın. Yapacağın şey; Lava kızın saçları gibi altın sarısı, teni kadar beyaz, gözleri kadar yeşil, kokusu kadar güzel olacak. Ayrıca bir de tatlı olacak ki; ne çok tatlı olup yürek yakacak, ne de tatsız olup surat ekşitecek, Lava kızın bal dudaklarına benzeyecek.

Memik soran gözlerle bakarken derviş yekindi.

-Benden bu kadar oğul, var gerisini de sen düşün, yap gayri. Kal sağlıcakla…

Memik dervişin ardından bakarken kafasında ne yapacağı, nasıl yapacağı soruları fırıldak gibi dönüyordu.

Günlerce düşündü dervişin sözlerini. Altı üstü bir değirmenciydi ve elinde olanlar da belliydi. O zaman elinin yettiği ne varsa oradan başlamalıydı ne yapacaksa…
Değirmene gelen en güzel, en sarı buğdaylardan bir harman yaptı Memik. Bunları özenle öğütüp en güzel unu çıkardı buğdaydan. Fıstık ağaçlarına gitti. Daha kızarmamış, henüz tam olgunluğa ulaşmamış boz fıstıklar içi en yeşil ve lezzetli olandı. Tek tek seçerek boz fıstıkları topladı. Bahçesindeki koyunların sütünden en güzel tereyağlarını çıkarttı. Bu tereyağlarını eritip tekrar süzerek yağın özüne ulaştı, mis gibi kokan sadeyağ yaptı. Kovanlardan en güzel balı topladı, bunları da süzdü, ayıkladı.

Bu en özel seçip öğüttüğü buğdayların unundan hamur yoğurup, özene bezene yufkalar açtı Memik. Yufkalar Lava kızın gerdanı gibi beyaz, ince ve narindi. Boz fıstıklar, dibekte dövülüp ufalandıkça Lava kızın gözleri gibi yeşile büründü.

Memik, yufkaları mis kokulu sade yağla kapladığı bir tepsiye özenle, kat kat sermeye başladı. Her katın arasına Lava kıza olan sevdasını fısıldıyordu. Yufkaları kat kat sererken tepsiye, Lava kızın yeşil gözleri geldi aklına. Avuç dolusu yeşil fıstıklardan serpmeye başladı yufkaların üstüne. Yufkalar yeşil rengin altında kayboldu, Lava kızın gözleri gibi yemyeşil olmuştu tepsi. Aşkını yeşil fıstıklara da fısıldadı usulca. Sonra tekrar, Lava kızın gerdanı gibi beyaz ve narin yufkaları her katın arasına, aşkını, sevdasını fısıldayarak sermeye devam etti. Yufkalar o kadar inceydi ki kaç kat olmuştu sayamamıştı bile. Ama her katın arasına sevdasını koymayı ihmal etmemişti. Tepsi dolmuştu ama daha mis gibi kokması, bal dudak tadında olması da gerekti Lava kız gibi. Bir bıçakla dikkatle ve özenerek, tepsideki kat kat yufkaların tümünü Lava kızın parmaklarına nispet ederek, hepsi aynı büyüklükte, lokmalayarak dildi. Mis gibi koksun diye sadeyağı yeterince gezdirerek aktardı tepsiye.

Memik, içine aşkını sevdasını sığdırdığı bu tepsiyi değirmeninin yanında ekmek yapmak için kendi yaptığı fırına sürdü. Fırında yakacağı odunları bile, öyle çıralı odun olup da is çıkarmasın diye yavaş yanan meşe odunlarından itinayla seçmişti. Fırının başından hiç ayrılmadı Memik. Lava kızın altın sarısı saçlarının rengine gelinceye kadar pişmesini bekledi tepsinin. O pişerken, bir yandan da bal şerbetini tam kıvamını alıncaya kadar kaynatmıştı Memik. Fırından çıkardığı tepsiye çömçeyle şerbeti dökmeye başladı. O şerbeti döktükçe her dilim yerinde hareketleniyor, aşkın, sevdanın iniltisi çıkıyor, Memik’in yüreği gibi cızırdıyor, fokurduyordu tepsi.

Tamamdı. Dervişin dediği gibi olmuştu sanırsa. Öyle bir şey yapmıştı ki özene bezene, Lava kızın saçları gibi altın sarısı, teni kadar beyaz, gözleri kadar yeşil, kokusu kadar güzel kokuyordu. Ayrıca tadı da Lava kızın bal dudakları tadındaydı. Bir de içine sevdasını aşkını koymuştu ki deme gitsin…

Bekledi…

Lava kız anasıyla yine buğday getirmişti değirmene. Buğday öğütülürken tepsiyi getirdi sürdü anasıyla Lava kızın önüne.

-Ben yaptım, sizin içindir, hele buyurun.

Lava kız çekinerek, Memik’in yüzüne bile bakmadan bir dilimini attı ağzına. Ağzında dağılan öyle bir şeydi, öyle bir tattı ki bu; başını kaldırdı, bir Memik’e baktı, bir tepsiye baktı, başı döndü, böyle bir tat ne duymuş ne bilmişti daha önce.

-Bizim için mi? Dedi yutkunarak.

Memik başını salladı,

-Senin için…

Lava kız kızarmıştı, yüreğinde daha önce hiç bilmediği bir yer kıpraşmıştı, gözünü alamıyordu bu değirmenci delikanlıdan. Halbuki daha önce de buğday getirmişti değirmene ama hiç dikkatini çekmemişti bu değirmenci. Şimdi istiyordu ki hep ona baksın.

Uzun uzun bakıştılar Memik’le Lava kız. Memik’in içi içine sığmıyordu. Bu yaptığı tatlı baktırıyordu Lava kızı ona. Bu tatlının adı BAKLAVA olmalı diye düşündü.

Baklava ile başlayan bu bakışma, düğün ve mutlulukla bir ömür boyu devam etti.

İşte o gün bu gündür Antep’te baklavayı sadece erkekler yapar…

Antepli baklava ustaları değirmenci Memik’ten el almışlardır ve Lava kıza baklava yaparmışçasına çalışırlar. Bunu öğrenmek için de küçük yaşta başlarlar çıraklığa ve baklavanın ruhunu hissedebildiklerinde usta olurlar.

Demiştik ya; Antep baklavası başka yerlerde de yapılır ama hiç biri Anteplinin yaptığını tutmaz. Çünkü bütün malzemeleri tam olsa da göremeyeceğiniz, tadından anlayacağınız ama ne olduğunu anlatamayacağınız bir şeyler eksiktir içinde. Diğerleriyle aynı değildir.

İşte o eksik kalan şey, baklavanın ruhudur; aşktır, sevgidir, Memik ile Lava kızın sevdasından kalanlardır…

Mustafa KIZIKLI – Gaziantep

Yorumlar

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.